3 Eylül 2013 Salı

KÖREBE: BEN, ARTIK ‘O BEN’ DEĞİLİM Kİ




Kendimize dair oluşturduğumuz bazı kalıplar var: ‘Ben böyle biriyim’; ‘Bunu severim’; ‘Benim böyle etik kurallarım var’; ‘Ben bunu asla yapmam’, gibi…
Bu kalıpların her birini dillendirmeye başladığımız anda, bilinki hayat onlarla ilgili testleri  karşımıza çıkaracak demektir.
Çok ilginçtir ki, insanları dinlemeyi öğrendiğimizde --hiç sözlerini kesmeden, yorum yapmadan, hani gerçek anlamıyla karşılarında ‘sadece dinlemek’ten bahsediyorum--, daha ilk defa tanıştığınız birisi bile bir bakarsınız, birkaç cümlede, mutsuz bir evliliği olduğunu, hayatla başa çıkamadığını, onu kurtaracak bir kahraman aradığını, tüm hayat sorunları için annesini suçladığını anlatıverir. Bu kelimeleri kullanmaz elbet.Olan bitenlere yorum getirir, şaka yapar ve kullandığı kelimeler aslında  farklı da olsa, kelimelerin aralarına gerçek duygusunu ve düşüncesini bir şekilde sıkıştırır.

Birkaç sene önce bir eğitime katılmıştım, Zen terapi ve insanlarla çalışmak üzerine. Evet, biz yogacılar biraz deliyiz sanırım. Sadece yoga yapmanın hayatı anlamakta tek başına işe yaramayacağını, iyi bir hoca olmanın koşullarından birinin, insanın kendisiyle ilgili meselelere de çomak sokması olduğunu kendi hocalarımızdan öğrendik. Bunun içindir ki, stüdyoya onlarca terapist gelir ve bizler, zamanımız elverir, hayatımızın bir aşamasında yolumuz kesişirse o eğitimlere gidip bir bakarız. 
Ben kimim? Benim üzerimdeki etkiler nelerdir? Geçmişte, çocukluğumda nasıl travmalar yaşadım ve bu travmalar benim şimdiki hayatımı, ilişkilerimi, işimi nasıl etkiliyor?

Bu eğitimlere katıldıkça, kendimiz hakkında yeni şeyler öğrenir ve yola devam ederiz. Benim için pek çok Osho terapi sistemi aydınlatıcı olduysa da, hiçbiri aile dizimi kadar sarsıcı olmadı. Orada çok şey öğrendim; ve evrenin, enerjinin, karmanın bizim üstümüzde nasıl etkileri olduğunu ve bu etkileri hayattaki her adımımızda nasıl hissettiğimizi öğrendikçe evren büyüdü, ben ise küçüldüm ama hafifledim.

Bundan birkaç sene önce yine bir eğitimde bir egzersiz yapıyorduk. Oldukça basit bir egzersizdi; karşımızdaki kişiyi dinleme egzersizi. Hiç tepki vermeden, yorum yapmadan sadece dinlemek…
Derslerime de gelen bir eşim vardı. Oturdum karşısına ve dinlemeye başladım. Ne söylediğini çok iyi hatırlamıyorum ama o kadar zor oldu ki birisi konuşurken onu onaylamamak, anlattığı şey üzerinden yorum yapmamak. “Aman Tanrım”, dedim, “ben kimseyi dinlemiyormuşum!”
Özellikle yakın arkadaşlarımı düşündüm. Onlar karşımda bir problemleri hakkında konuşurken, nedense hep fikir belirtme; ‘senin düşündüğün yanlış, doğrusu budur’u dayatma; onaylama ya da ne yapacağını söylemekle geçen konuşmalarımızı hatırladıkça dehşete düştüm.

Ve o günden sonra denemeye ve gözlemlemeye başladım: İnsanlar bir şey anlatırken nasıl davranıyorum?
Nedense birisi bana derdini anlattığında, benden yardım istiyor, onu çözmemi istiyor hissine kapılırdım. (Bu da benim karmam ile ilgili sanırım: ‘kurtarıcı olma’ -ki son senelerde üstünde çokça düşündüğüm bir durum…)
Ve o ‘kurtarıcı olma’ hissi de, o konuşmaları yorumlama ve çözüm sunma ihtiyacı doğururdu bende.
Şimdi tüm bunların farkındayım, durumun böyle olmadığını biliyorum ve sadece dinliyorum. Çünkü bazen insanlar sadece anlatmak istiyor ve genelde bir sorunla yüzleşmek ya da onu çözmek gibi istekleri varsa bunu da zaten kendileri yapabiliyor. Ancak böyle bir istekleri yoksa o sorunu defalarca dile getiriyorlar. Seni de o oyunun içine çekmeye çalışıyorlar. Senin de ‘kurtarıcı olma’ oyunun varsa, o alana giriyorsun ve başlıyorsun sonu ve çözümü olmayan bir oyuna.
Bence bu sahaya sürüklenme hayattaki her alanda söz konusu: Arkadaşlık ilişkilerinde, iş ilişkilerinde ve tabii ki aşkta.

Benim bir derdim var mesela, bir karmam var ailemden taşıdığım. Ya annemle ya babamla ilgili, ya da çocukluktan bugüne taşıdığım travma ve yüklerimle, ve bu benim başımın tepesinde bir tabelada yazıyor: ”Merhaba, ben değersizlik hissi yaşıyorum ve bunu oynayabileceğim arkadaşlar arıyorum.”
Etrafta başka insanlar var ve aynı tabela onlarda da var. Ve bir gün, uygun şartlar ve yıldızların konumu bir araya geldiğinde; bir an, bir ışık hızı ve hisle o kişi ile karşılaşıyorsunuz. Onun da tepesinde yazıyor: ”Merhaba, ben narsistim ve anneden kopamamış bir adamım. Beni kurtaracak bir kadın arıyorum.”

Sen de kurtarıcı kadınsan eğer, ya da öteki arkadaşın değersizlik hissini tatmin edecek narsist isen, birbirinizi tanımasanız da, hiç konuşmasanız da, üst benlikleriniz bu mesajları alıyor ve sonra oyun başlıyor. Haydi piste!!
Oyuncular hazır. Şimdi oyunu ve alanı oluşturalım.
Aşk, ihanet, şehvetle bezenmiş dramatik hikayeler. Ve böylece başlıyor her şey. Sen öğrenmen gerekeni öğrendiysen, o oyunda mağlup olsan da ödülle çıkıyorsun. Öğrenmediysen, bir süre dinlendikten sonra hayat karşına benzer bir oyuncu daha çıkartıyor. Ve tekrar, tekrar… Ve ilginç bir şekilde bu oyuncular hep birbirine benziyor.Kimi zaman ise oyuncular farklı olsa da durumlar benzeşiyor.

Ve o zaman durup düşünüyoruz: “Ya, ben niye hep benzer adamlarla yaşıyorum bunu? Ya da niye farklı adamlarla benzer durumu yaşıyorum? Benim derdim nedir arkadaş? Göremediğim şey nedir?”


İşte bunun cevabı kişinin kendisinde gizli. Ailesinde, karmasında, travmalarında...
Ve bu soruyu sorma aşamasına geldiyse önünde iki seçenek beliriyor:
Ya cesurca bunu araştırmak, kendiyle çalışmak, terapiye gitmek; ne bileyim, dansla, sanatla bunu bulmaya çalışmak...
Ya da yola devam edip kendisini tüketene, yok edene kadar körebe oyununa arkadaş aramak…
Senin seçeneğin nedir?



6 yorum:

Esra Sezer dedi ki...

bu yazıyı okumak şu an bana çok iyi geldiği için teşekkür etmek istiyorum sadece.

Esra Sezer dedi ki...

bu yazıyı okumak şu an bana çok iyi geldiği için teşekkür etmek istiyorum sadece.

emelcalkam dedi ki...

teşekkürler.. bu güzel yazı için.

Arzu dedi ki...

Güzel Devrim,
Kalpten gelen bir yazıyı okuyunca insan şifa buluyor. Yazın beni şifalandırdı... Kalbine sağlık:)
Eric Alexandre hatırıma gelir hep. Kendisi kanallık yapan ve dünyalı olmanın nimetlerini oyunbazca yaşayarak içine alan biri. Dünyadaki en ufağından en büyüğüne kadar -özel hayatlarımızdaki de -savaşların tek sebebinin kendimizi sevmememizden kaynaklandığını söylerdi. Yaptırdığı en temel meditasyonda her sabah aynanın karşısına geçip gözünün içine bakarak 'seni seviyorum' demekti. Birden bire başka bir titreşime giriyor insan böyle yaptığında. Tabi senaryolar hala eşlik ediyor etmesine ama daha çok sevmeye yöneltiyor insanı. Sanırım senin çok da güzel anlattığın gibi tüm karmalarımız ve atalarımızda bu sevgisizlikten nasibini almış. Bizim üstümüzden onlar da sevildiklerini ve oldukları gibi olmalarına izin verildiğini hissediyorlar... Böyle böyle hafifliyoruz galiba hm..
Şükran duyuyorum varlığına...
Sevgimle.
Arzu Baydar

Oz dedi ki...

Çok doğru Devrimcim. Ben de aynı yollardan transformasyonal nefes terapisinde geçtim. Kendini anlama ve bulma, ve ilişkilerini düzenleme, arıtma konularında istediğim dönüşümü de yakaladım. Herkese farkındalık temenni ediyorum...

Hatice dedi ki...

Teşekkürler bu guzel yazı ıcın .Pekı bu arastırma ısını nasıl yapacağız sorunun kaynagını nasıl cozecegız