29 Ağustos 2011 Pazartesi

Büyülü Ormandan Kaçarken...


Kaçtım kaçtım olmadı.
 Hindistana kaçtım Nepale uçtum.
 Himalayaları koştum ormana gidip kuleye tırmandım.
Dolunay vardı gece çok karanlıktı …
Aslanlar aşağıda ben yukarıda
Tüm gece üstumü örttüm yine oradaydı…
Uçaga bindim bir gün gittim bir günüm daha oldu ama hala oradaydı…
Karanlıkları bekledim atlara binip ormanlara geldim,
 Ağaclar vardı çok uzunlardı.
Milyon yaşında göktelen boyunda.
 Yürüdüm yürüdüm büyülü ormanda.
 Derinlere gittikçe korkular içimde ya kaplanlar gelipte yerlerse diye…
Biter miydi acaba susarmıydı kafamdakiler diye.
Bilemedim cevabını almadan  cevabımı.
Koşarak kaçtım…
Şimdi burdayım sabahın 7sinde meditasyon odasında sadece sessizce
Kendimle bedenimle zihimle
 Rüyalarımın ektisinde
 Zihnim bulanık
 ama
Huzurluyum
Huzurusuzluk içinde…

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Malatya Notları 2 :Gavurun Torunu ...Ermeni Dedem...



-Gavurun Torunu…Ermeni Dedem…
Yolculuğa başlarken çok heyecanlıydım.Havaalanından Malatya ya gidip ,köy garajına ulaştığımda bizim köyün arabası neredeyse kalkıyordu.Hızlıca köy minibüsüne bindiğimde biliyordum ki dört gün sonra geri döndüğümde  herşey farklı olacaktı .
Gözümde gözlüğüm ,elimde kitabım ,ara ara camdan dışarı bakıp saatimi kontrol ederken arkada oturan beyaz saçlı amca sordu  bana
-Kızım kimlerdensin?
-Eeee şey , babamla buluşacağım ben ,sizin ordan değilim.
Tatmin olmadı.Ben se büyükşehir insanı güvensizliğimle önüme dönüp okumaya devam ettim.Yaklaştığımızda minibüsün şöförü tekrar sordu nereye gittiğimi.Kimlerden olduğumu.Dedemin adını söyledim.Bizim buralarda kim olduğun değil ,kimin kızı yada kimin torunu olduğun daha önemlidir.Çünki ailenin ,soyunun bir hikayesi vardır.Ve iyi ise bu hikaye güler yüzle karşılarlar seni,kötü ise bilmiyorum…
Babamla buluşup dedemlerin evine doğru yola çıkıyoruz.Köye yaklaştığımızda 18 sene önceyi anımsamaya çalışıyorum. Tam 18 sene oldu buraya gelmeyeli,acaba şimdi  nasıldır?

Eve girip yani ev dediğime bakmayın ,o eski çocukluğumun evi değil artık ve hatta o evin yerinde bile değil ama aynı köyde farklı bir ev,dedem ,nenem , babam ,annem ve babamın yengeleri beraberce oturup sohbet ediyoruz.Nenem kömbe yapmış,çayla beraber yiyorum.Öyle severim ki kömbeyi günlerce yiyebilirim…

Etrafa bakıyorum,sapsarı otlar heryerde , dağlar boyunca ,adeta bir yağlıboya tablonun içindeyim.Hissetmeye çalışıyorum ,ben burda doğdum ve şimdi burdayım tekrar.Bu nasıl bir şey ,tekrar gelmek ,upuzun bir hayatı sırt çantama koyup gelmek…Birsürü yaşanmışlıkla,bilgiyle ,hisle gelmek…Ama biliyormusunuz oraya gittiğim anda  şu anki hayatımın hisleri yoktu sanki.Sadece öncesi ve şimdisi vardı ve pekçok başka şey…

Biraz köyden bahsedeyim, burası babamın köyü ,yol geçer arasından.Yolun yukarısında 2 ev  (ki bunlar babamın ve amcasının eviydi;eviydi diyorum çünki artık sadece taşlar var bu evlerin yerinde…)
Annem ve babamla gidiyoruz eski evlerinin yani taşların yanına ,oturuyoruz.Babam hüzünlü,ben hüzünlü .Kendi çocukluğumu ararken babamın çocukluğu çıkıyor karşıma.Ben hem kendi hem de babamın hüznünü taşıyorum,yaşıyorum.

Anlat diyorum babama ,nasıl yaşardınız burda ?
Ermeni dedesini ,ismini taşıdığı ve ilk doğan oğluna da ismini verdiği dedesini anlatıyor bana.Vakti zamanında dağlarda tek başına dolaşırken korku ve endişe içinde bulmuş olduklarından  bahsediyor dedemi.Sanırım 5 yaşlarındaymış.Yolda tek başına bulmuşlar ,ne Kürtçe ne  de Türkçe biliyormuş.Almışlar evlerine getirmişler,evlat edinmişler.Bir ritüelden bahsediyor babam vaftiz edilmeye benzer,evin erkeği  uzun beyaz bir elbise giymiş ve artık bu çocuk benim ,onu koruyup kollayacağız ve mirasımdan da faydalanacak demişler.Büyüdüğünde ise evin genç kızı ile evlendirmişler.Gulum nene ile : sonra dedem ,sonra babam ve sonra da ben olmuşum .Aile böylece  büyümüş…

-Peki diyorum ;Kimmiş? Ailesi yok muymuş?

Susuyor babam ;gözleri doluyor,benim de …Hissediyorum  Ermeni dedemin yanlızlığını , belki de hala taşıyorum o yanlızlıktan bir parcayı…Onun o ait olma çabasını..

Genç bir delikanlı olduğunda  Halep’e çalışmaya gitmiş bir vakit .Orada yaşlı  ve gözleri görmeyen bir adama sormuşlar sen tanırmısın bu çocuğu diye ,Kimlerdendir?Kafasını ellerinin arasına almış dedemin  ve demişki evet bu çocuk şunlardandır:Küçükken ağaçtan düştüğü için kafasının arkasında derin bir  yarık vardır.Bir  de kardeşi vardır ama kayıp :ailesi yollara sürüldüğü için yada öldürüldüğü için iki kardeş yolllarda kaçarken kaybolmuşlardır.Teyzesi burda yaşar ailesinin geri kalanı Amerikada yaşar…
Ermeni dedemi o akşam teyzesinin evine götürmuşler.Orada kalsın diye kıyafetlerini  çıkartıp suya koymuşlar ,gitmesin geriye diye…Ama dedem artık Malatya da yaşadığı ,yeni bir ailesi , hatta çocukları ve yeni bir kaderi olduğu için kalmak istememiş orda.Islak giysilerinı giymiş ve gece yarısı kaçakçıların yardımı ile dönmüş Malatya”ya ,köyüne…

Ve işte orda dedemin evinden geri kalanların yanı başında sessizce oturup,anne ve babamla onu anıyoruz.Yusuf dedem çok iyi bir adammış diyor babam. Elinden her iş gelirmiş ,zanaatkarmış.Sessiz ve dingin bir adammış.Kendini sevdirmek ,kabul ettirmek istermiş. Ama nedense o küçüçük  köyde bile  insanların bazılarının  sevseler de arkasından Gavur dediklerini duyarmış…

Babam 11 yaşında Elbistan’a okuma gittiğinde kaldığı evden bahsediyor ardından.Bir arkadaşıyla beraber kalır , kendi babasının haftada bir getirdiği yiyecekleri yerlermiş.Dedem ziyareterine geldiğinde çarşıya inerlermiş.Dedem birkaç metre önden yürürmüş,ayrı gayrı.İstemezmiş kendi oğlu olduğunu bilmelerini.Kötü baksınlar kötü davransınlar istemezlermiş yokluğunda .

Zira Gavurun Torunu derlermiş arkasından …


7 Ağustos 2011 Pazar

Malatya Notları 1 :Çocukluğuma Yolculuk



Ben ise sessiz

Merhaba Teyze diyorum .Teyze 80 yaşlarında .
 Yaşasaydı benim nenemle yaşıt olacaktı.
Siyah giysileri üzerinde ,siyah bir eşarp ama eşarbı farkı bağlamış .Bir eşarp saçının bir kısmını örtüyor ötekisi ise başını etrafında.Öyle güzel bağlamış ki…

-Nasılsın teyze ?  diyorum , bana bakıyor gülümseyerek.
-Xuska min ez zimane te pir nizanim"  diyor.
-Teyzecim sen Kürtçe  konuş ben seni anlarım diyorum.
-Nasılsın kızım ,iyi misin ?  diyor bana.
-İyiyim Teyze ,sen nasılsın?  diyorum.
-Nasılsın kızım , iyi misin  ?  diyor tekrar…
Gözerim doluyor ,anlıyorum ki teyze başka Türkçe bilmiyor .Ama bakıyor bana  gözlerime ve o yaşlı elleri ile ellerimi tutuyor onu daha iyi anlayayım diye .Ağzımdan çıkan kelimeleri  anlamasa da ,gözlerimden çıkanları anlıyor ,gülümsüyor bana .

-Nasılsın kızım ,iyi misin ?  diyor tekrar

Ben ise sessiz…














*Kızım ben senin konuştuğun dili pek bilmiyorum




4 Temmuz 2011 Pazartesi

Türkçe konuşup Kürtçe ağlarız biz




Çok şanslıyım. Kendimi ifade edecek iki dilim var benim. Ne zaman öğrendim bu iki dili beraber hatırlamıyorum bile... Zaten hep biliyordum sanırım...

Çocukluğum 7 yaşına kadar; yani İstanbul’a gelip kolejlerde okuyana kadar Maraş;
Elbistan, Malatya; Akçadağ ve biraz da Hakkari; Yüksekova’da geçti.
Hakkari'ye solcu olduğu için siyasi sürgün olarak gönderilmeden önce öğretmenlik yapan babam ve annemle beraber toplam 6 kişilik ailemle doğduğum şehir yer olan Elbistan’daydım. 
Okulun yanındaki küçük evimizde karşıdaki ovaya bakarak mutluluk içinde, kocaman bir köyde, kocaman bir ailede yaşadım.
Birbirine çok yakın yaşlardaki dört çocuk ve ailenin birkaç genç delikanlısı ve genç öğretmenlerle beraber oldukça korunaklı ve mutlu bir çocuktum.
Tüm köy adeta bir aileydi. Öyle ki komşu kadınlar birbirinin çocuklarına bakar ve hatta köyün delisi bile küçük çocukları korur ve kollardı.
Evimizde yemek istemediğimiz yemekleri bırakıp, durumu hiç de iyi olmayan öteki evlerde hazırlanan açık ekmek ve içindeki birazcık peyniri zevkle yer, çocuk olarak bize tanınan özgürlüğumüzün tadını çıkartırdık.

Ben ne kadar da köyün en çok ağlayan, sevimsiz - ki bu yüzden tüm köyün”'aman aman düşman başına” diye hatırladığı - hani sokakta görünce çocuk yapmaktan hemen vazgeçtiğimiz türden bir ağlak olsam da yine de mutlu bir çocuktum. 
Eğer ki uydurmuyorsam evimizin kapısından karşıdaki dağa bakıp, benden sonra doğan ama yaşamını erkenden kaybetmiş bir kızkardeşim olduğunu anımsıyorum. Daha bebekkken aramızdan ayrılıp karşı dağdaki çocuk mezarliğinda yatan, sanki biz ordan ayrılana kadar yine de bizimle, ailesiyle içiçe yaşayan kızkadeşimi...

Askerleri anımsıyorum ...o kadar çok baskın ve arama yaparlardı ki evimize, öğretmen olan babamın okul kitapları bile sakıncalıydı sanki ve bir keresinde bebek olan erkek kardeşimin beşiğinin aldına gizlenerek aramadan kurtulmuş kitaplar da bizim gibi var olma mücadelesindelerdi, yaşamlarını sürdürmek için inatla evimizdelerdi...
Sanırım o zamanlar Türkçe öğrenmek bizim için son derece doğaldı ne de olsa babamız bir okul müdürüydü ve en iyi Türkçe'yi konuşanlar bizlerdik.

İki dil arasındaki ayrımı ve Kürtçe'nin ne kadar sevilmeyen bir dil olduğunu ancak büyüdüğümde anlamaya başladım.
Belki de biz çocuklara öğretilmemesinin sebebi buydu. Anne babalar olarak çocuklarını koruma içgüdüsü ile koskoca bir kültürden, zengin bir dilden mahrum kalmıştık ki bu dil bizim kendi ana dilimizdi...

Yine de resmi olarak öğrenemediğimiz bu dil gayri resmi olarak, nenemin bize anlattığı masallarla, evde söylenen türkülerle bize aktarılmaya devam ediyordu sesizce ve usulca...
Ailenin erkeleri yani sadece bizim değil, pek çok Kürt ailenin erkekleri kadınlara oranla Türkçe bilmenin önemini daha çabuk kavramıştır. Çünkü erkekler resmi kurumlarda, dışarıyla olan ilişkilerde olmak durumundaydılar daha çok.
Yine de o bastırılmış dil inatla yaşamlarımızda yer almaya devam etti.

Duygumuz Kürtçeydi ama düşüncemiz Türkçe.
Türkçe konuşup Kürtçe ağlardık. Kürtçe şarkılar dineyip, Kürtçe hüzünlenirdik..
Türkçe resmi dilimiz, Kürtçe anadilimizdi ...
Hüznümüz Kürtçe, masallarımız Kürtçeydi.
Ne kadar uzak olsak ta kendi kültürümüzden, hislerimiz ortaktı. Nesilller boyunca aktarılan, kadınların ayakta tuttuğu bir inattı Kürtçe...

Hatırlarım güzel bir hikayeyi, neşeli bir fıkrayı anlatırken annem, “Bunu Türkçe anlatınca komik olmuyor” diyip Kürtçe anlatırdı. “Anladınız değil mi?” diye de sorardı mutlaka.
Bize Türkçe kızar ama Kürtçe gülerdi.

Büyüdükçe bu iki dilin beraber kullanımının bir yoksunluk değil, aksine mütiş bir zenginlik olduğunu anladım.
Tanımadığım bir müziği dinlerken hissettiğim hüzündü Kürtçe. Acıların diliydi...
Ne kadar bastırılsa da kendine bir yaşam kurmaya, bir çıkış aramaya devam ediyordu. Edecek de...

17 Haziran 2011 Cuma

-Abi… Abi… Çocuk …


Gözlerimi hafifçe aralıyorum. Karanlık… Koridordan sızan hafif bir ışık var. Işığı tam olarak göremiyorum: hayal meyal… bölünüyor…

Nerdeyim ben?

Tekrar kapatıyorum gözlerimi. Uyumaya çalışıyorum. Sanki uyursam herşey normala dönecek…

-Abi…abi..çocuk , çocuk…

Sesi işitiyorum. Nerden geldiğini anlayamıyorum ama o kadar derinden ki gelen ses uyanıp bakmak istiyorum. Çok uykum var.  Her yanım sızlıyor. Uyuma isteğim, uyanma isteğimi bastırıyor.

-Abi… çocuk…  Abi… çocuk

Neler oluyor? Kim bu kadın? Uykum var…
Bir ağlama sesi; ama bu sefer yakından, aynı odadan geliyor…

 -Bırakın beni , bırakın beni ne olursunuz...Bırakın evime gideyim…
-Abi.. abi çocuk…
-Sus , sus be  suss… Bir erkek …


Uyku.. ağır bir uyku , uyursam duymayacağım, uyursam artık korkmayacağım, korku  evet evet yavaş yavaş bilincim açılırken hissettiğim bu şey korku , kalbim biraz daha da hızlandı…

-Abii.. abiiii…
Çaresizlik, sesinde hissettiğim, onca mesafeden onu görmeden..

Bir kadının çaresizliği , bir insanın çaresizliği... Benim de hissettiğim tek şey şu anda çaresizlik! Gözlerim doluyur, ıslanıyor gözlerim,
İstemiyorum ağlamak, istemiyorum korkmak…
Şu an bu odada, bu insanlarla!

Nerdeyse tamamen uyanıyorum..Uyanırsam herşey daha gerçek olacak ve ben nasıl başedeceğim bunlarla..

-Abi... abi..

Kızlar tuvaleti…

Okul kantini…

Kızlar tuvaletindeydim; orası çoğu zaman benim mahrem yerimdi , kendimle kaldığım yerdi: bazen hüzünlü, bazen üzgün olduğumda aynaya uzun uzun bakar, bu yüz benim mi diye düşünürdüm, bunlar benim mi başıma geliyor, yüzümdeki hüznü dudaklarımın iki ucundan tutup yukarıya çekerek değiştirmeye çalışırdım; Aynaya bakınca değişsede o yüz, içimde değişmezdi o duygular…

Ve gürültü , ayak sesleri , çığlıklar , kapı hızlıca açıldı , onu gördüğümde ilk aklıma gelen “ama burası kızların yeri!” demek oldu...

Elindeki silahi görünce yüzümdeki hüzün uçup gitti...
Yerini  korkuya ve şoka bıraktı ve bu sefer yüzümdeki o değişim ruhuma da yansımıştı...

 Abii.. çocuk ..abii

Yine o ses...

Orda kaldığımız o üç gece boyunca sordu durdu o ses ...

Şimdi bile bazen  rüyalarımda  o sesi duyarım...
Karanlıklar içinde çocuğumu ararim.
Bağırmak haykırmak istiyerim ama ağzımdan sadece o iki kelime çıkar…

-Abi… Çocuk ...Çocuk…

Belki biz çok şanslıydık, üç gece kaldıktan sonra çıktık ordan…oysaki sadece ögrenciydik,daha iyi koşullarda eğitim istiyorduk…
ama biliyorum ki o hücrelerde kaybolan, ruhları, onurları ezilen nice insanlar vardı.

Belki de onların  haykırışlarıydı duyduğum, onları bekleyen annelerinin..çocuklarının...
Hiç gelmeyeceklerini bilselerde hala bekleyen...



31 Mayıs 2011 Salı

ANIMSIYORUM...


O beyaz minibüsü düşünüyorum sık sık…
Ailece Malatya”dan  Hakkari Yüksekova”ya doğru yeni bir hayata yada mecbur kaldığımız  bir hayata yolculuğumuzu…
Küçük bir çoçuk olarak muhtemelen olup bitenden hiç ama hiç haberdar olmadan...
Annemi düşünüyorum: gencecik ,yorgun, kırgın, üzgün;  o kadar yükü içine atmasını, sağlığının, psikoljisinin bozulmasını ama yine de mecbur olduğu, ona dayatılan bu yaşama doğru yolculuğunu…
Babamı düşünüyorum ;o genç, idealist ,cesur adamı: kendi doğrusundan şaşmayan adamı…
Çocukluğuma dair pek birşey hatırlayamıyorum :sadece vizyonlar ve anlar …
Hakkari Yüksekovada küçücük ahırdan bozma bir evde oraya sürülmüs  genç ve idealist bir ögretmenin ailesinin 4 çocuğundan biriydim. Kapının arkasındaki çantada babamın bizim için şehirden aldığı “Eti Puf”ları anımsıyorum…

Tavandaki kocaman Türkiye Haritası”nı ;plastikten ve o haritadan damlayan suları…
Anneme sordum neydi o harita diye  ;Çok yağmur yağarmıs çok soğukmus ve tavan aktığı için monte etmisler o haritayı  Haritanın uçlarından akan yağmur suları çocukların yatağına damlamasın diye kovalar hatta tencereler koyarlarmiş altına yere , gece biz uyurken nöbet tutarlarmıs ıslanmayalım diye…

O genis aileleri, birbirine benzeyen o güzel kadınları,  kıyafetlerini anımsıyorum. Geleneksel kıyafetlerini giyerlerdi hep .Aynı aşiretin ,kaçakçılık yapan büyük bir ailenin kadınlarını…
Çaylarını kıtlama içtiklerini, tabaklarına döküp soğuttuklarını anımsıyorum. ¥ağan bembeyaz  karı bir kaba koyup üzerine pekmez döküp dondurma yaptıgımızı anımsıyorum.
Dallası ve Taşdevrini animsiyorum; o zamanlar o zengin ağaların evlerindeki televizyondan Dallası izlerdik, çocuklarla kurumus dalları yakıp sigara içer gibi yapardık.

Babamın sınıfını anımsıyorum bir odada sıralar ve herbir sırada 1.2.3.4.5.sınıflar vardı .Ben de giderdim. Cok meraklıydım okumaya, öğrenmeye; o kadar küçüktüm ki babamın  beni okula kaydetmemiş olmasına çok kızardırım. Hatta bir zaman okulu ziyarete gelen müfettişşe şikayet etmiştim babam beni kaydetmiyor diye...

Nenemi anımsıyorum;evin arkasındakı diyardan dedeme seslendiğini ,o diyardaki telefon tellerine attıgımız taşları ve o taşlardan çıkan sesleri. O diyardan düşmekten ne çok korktuğumu ..

Geceleri tuvalete gitmek için uyandığımda  o merdivenlerden çıkıp tahta tuvaletin karidorundan geçerken tahtaların arasından sızan ışıklardan ne çok korktuğumu ve gözlerimi sımsıkı kapattığımı animsiyorum..Gözlerimi açmazsam görmeyecek ve böylece korkmayacaktım ama yine de korkuyordum..

Ahırda ısıttığımız sulara teştlerde yıkandığımı anımsıyorum ,
o küçüçük pencereden sızan ışığı ,o ışığın o küçüçük tozları nasıl da aydınlattığını ve o ahırda yıkanırken koyunların bana bakışını,
geviş getirirlerken  onlara bakip  Manowar sarkılarını söyleyişimi.
 Ve birdenbire o pencere önünde ışığın kesilmesini ve orada hissettiğim karaltıyı ..Gözetlenme hissinin bende yarattığı  korku ve utancı…

Çocukken nereye gidersek gidelim uykum gelirdi ve bana başka bir oda gösterirlerdi. O odaya gidip uyumak aslında yanlız kalmak isteğimdi. Çoçukken bile hep yanlızlığıma ihtiyaç duyardım. Içeriden gelen sesleri dinlerken ,annemin varlığını hissederken o yatakta kendi bedenimi keşfetmenin yarattığı hazzı ve gizliliği yasamak isterdim.Kendi başıma ,kendi alanımda.. Hep farklı bir çocuktum,yanlız bir çocuktum .Kalabalık bir ortamda bile kendi alanımı arardım. Haftasonları çok erken kalkar, salona giderdim. Orası benim oyun alanım, geleceğimi düşlediğim oda ve hayallerimi düsündüğüm odaydı. O kadar erken kalkmak ,herkesin içerde olduğunu bilmek ama kendimle başbaşa olmak olağanüstü bir hazdı benim için..

Gece yatarken annemin yatağında ders calıştıktan sonra macera kitaplarını okumak; ‘Gizli Yedililer’, ‘Afacan Beşler’ ;  o çocuklarla o maceraları yasamak heyecanı sarardı beni. Bermuda şeytan üçgeninde kaybolan gemiler, ıssız bir adada hapsolan çocuklar ;onlarla maceranın bir parçası olmak, o kitapları sadece okumak değil adeta yaşamaktı benim için… 
Hep gezmek ,başka dünyaları, başka yaşamları görmek ,başkalarının evleri, yaşamları beni çok ama çok heyecanlandırırdı. Başka diyarlara gitmek en büyük tutkumdu. Hep gezmek ;yeni yerler, yeni yaşamlar görmek…

Ve ne zamanki bunu yaptım; anladım ki kendini ,yaşamını da  taşımaktı aynı zamanda yolculuklar .Kendini keşfetmekti.Bu sefer farklı olacak diye başlamakti yeni bir yolculuğa, yeni bir ilişkiye…

8 Ekim 2010 Cuma

sonunda

Uzun süredir  yazmayı düşündüğüm  yolculuk anılarım, eğitim paylaşımlarım, o , bu , su  için blogum artık hazır !
yazılar yakında ! hazır sonbahar gelmisken , yağmur yağmısken  bilgisayar basında harcananak zamanlar dinlenecek müzikler artmışken  bu geceyi buldu açılış.
açılışımı kutlayin benimle :))

not: bu blogda imla kuralları yanlıslıkları  yazım hataları  olacaktır: aynı hayatta oldugu gibi ,degiştirmeye düzeltmeye kalkmayın onlar tam da isteyerek bilerek yapılan yanlislardir:)))