8 Ekim 2011 Cumartesi

3 Şehir : Amsterdam...‘Red Light District...



Geceyarısı varmıştı Amsterdam’a .Trenden indiğinde Arjantinli arkadaşı artık yanlız bırakmıştı onu.Ben arkadaşımın evinde kalacağım ama istersen sana bir hostel bulana kadar yanında gelebilirim  dedi. Biraz öfkeliydi sesi , bir önceki geceyi düşündükçe kadının onu neden reddettiğini hala
anlayamamıştı.Halbuki ne çok eğlenmişlerdi Paris’teki o çatı katında.
Yok,  sağol ben kendi başımın çaresine bakarım dedi kadın ve elindeki haritaya bakıp dün gece işaretlediği adresi bulmak üzere ayrıldı tren istasyonundan.Çantasını sırtına aldı ,bu kadar uzun bir yolculuk için aslında küçük bir çantası vardı ama sevmezdi fazla yük taşımayı.Sadece gerekli olacak eşyalarını alır , gittiği yerlerden mutlaka birkaç parça eşya satın alıp eklerdi çantasına.Bu hem yaşanmışlığın sembolüydü onun için hem de ordaki zamanlarının bir hatırası.
 Geceyarısı olmasına rağmen etraf  ışılı şıldı.Yağmur yağıyordu ama yürümeyi engelleyen bir yağmur değildi. Aksine usulca, yanaklarına ,saçlarına değen yağmur tarifsiz bir duygu veriyordu ona. Yağmurlu akşamları herzaman severdi.
Büyük bir meydana ulaştığında etrafta pekçok insan olduğunu gördü.Ne çok insan var bu saatte diye düşündü.Çoğu gençti, ellerindeki içki şişelerini farketti ve de bazılarının pek te dostça olmayan bakışlarını…
Koşarak yolun karşısına geçti. Buralarda biryerlerde olmalı diye geçirdi içinden.Yavaş yavaş etrafına bakınarak yürürken aslında bir taraftan korktuğunu  farketti ama artık geri dönüşü yoktu.Karanlık bir gecede,  tanımadığı bu şehirde tek isteği bir yatak bulup uyumaktı.Yarın olunca ne yapacağına karar verecekti.Ne macera !dedi kendi kendine ,Sen değil misin macera peşinde koşan  al sana macera !
Işıl ışıl bir sokağın başına gelince sokaktan daldı içeriye .Burası da çok kalabalıktı .Renkli  vitrinleri aydınlatan kırmızı ışıklara doğru biraz daha yaklaşınca çıplak bedenleri farketti.Vitrinlerde outran kadınların çıplaklıklarıyla ne kadar da rahat olduklarını hayretle izledi.Bir süre vitrinlerin önünde kaldı.Ve arkasındaki karaltıyı fark edince ürperdi birden.Esmer ,oldukça uzun boylu genç bir adam yanına yaklaşıp
 ‘Beğendin mi ?’ diye sordu sırıtarak.’Kraliçeler onlar’
dedi.’Geceleri ortaya çıkarlar ‘.
‘Orda olmak ister misin ?’diye ekledi ardından
Korkuyla birkaç adım geriye çekilerek kadin:
 ‘Yok ,yok sadece bakıyorum’ dedi ‘Zaten gitmem lazım arkadaşlarım bekliyor ‘dedi.
‘Eğer istersen çok eğlenebiliriz’ diye bağırdı arkasından kadın koşarak uzaklaşırken ordan.
Köşeyi dönünce  koca tabelayı gördü ve sonunda dedi kendi kendine , evet burası olmalı bu ismi hatırlıyorum ‘Red Light  Hostel’.Koşarak içeri girdi .Içerisi bir kafeydi ve upuzun bir barı vardı.Bara doğru yaklaştı bardaki genç adam başını kaldırıp ona gülümsedi .
‘Merhaba’ dedi ‘Kalacak yeriniz var mı acaba ?’ diye sordu adama Adam önündeki defteri açıp bakmaya başladı.O sırada kafasını çevirip kafede oturanlara baktı.Herkes biraz garip görünüyordu ve bu koku da ne diye geçirdi içinden çocukken ellerine yaktıkları kına gibi kokuyordu .Adam ona menüyü uzattı. ‘Beklerken birşey alırmısın?’ diye sordu
Menü de çeşitli bitki resimleri ve kekler vardı.’Yok bu saatte tatlı yemek istemem’ dedi ,adam gülümsedi.
‘Buraya ilk gelişin mi?’ diye sordu adam.’Evet’ dedi kadın biraz mahçup.
Artık iyice yorulmuştu ve tek isteği uyumaktı
‘Hiç yerimiz yok.’ dedi adam ‘hepsi dolu.’
‘Yapmayın ,hiç mi boş bir yatağınız yok sadece bu gece kalacağım’ diye sordu biraz da ümitsizce.
‘Sadece 8 kişilik bir odada boş bir yatak var bu akşam için sahibi yarın sabah çok erkenden gelecek ama orası çiftlerin kaldığı bir oda uyar mı sana? ‘
‘Evet evet , zaten hemen uyuyacağım . Kimseye zararım olmaz sabahta erkenden giderim.’
‘Oldu o zaman , ben seni odaya götüreyim.’ dedi adam.
Çok şükür dedi içinden  adamı takip etti mutlulukla.
Çok dar bir merdivenden yukarıya doğru çıktılar.  Odaya vardıklarında perde ile kapatılmış kapıdan içeriye girdiler.
Odanın solundaki boş yatağı gösterdi adam. ‘İşte burası dedi. Bu odanın en iyi yatağıdır. Hem tuvalete de yakın ‘dedi sırıtarak.
Yataklardan birinde kocaman iri yarı bir adam yatmaktaydı.
‘Şey ‘dedi adama bakarak ‘Bir şey olur mu burda,güvenli mi acaba  ?’diye sordu kısık bir sesle.
Güldü adam yine , ‘Merak etme .Bu saatte, bu durumda kimsenin kolunu bile kıpırdatacak hali kalmaz artık .Ama sen yine de pasaportunu ve cüzdanını yastığının altına koy ve uyu hemen.’ dedi kadının endişesini anlar gibiydi.
Adam gidince eşyalarını yatağın yanındaki küçük sehpanın üzerine bıraktı,  tuvalete girdi, dişlerini fırçaladı  ve tuvaletteki küçük aynaya bakıp off dedi annem buralarda olduğumu bilse çok üzülürdü. Yarın sabah hemen arayacağım onu ve daha iyi bir yere geçeceğim diye geçirdi içinden .

Üstünü değiştirmeden yatağa girdi hemen kapadı gözlerini. Aşağıdan gelen müzik sesini ve konuşmaları dinledi biraz  ve uyumak için koyunları saymaya başladı 1 2 3 4 5 ve derken 5.koyun durdu çitlerin üstünden atlarken.  Baktı ona ve kızgınlıkla ‘Ne yapıyorsun burda ? Nersi burasi haberin var mı? Aman ne macera ,zaten senin şu macera hevesin…’
‘ Off ‘dedi koyuna ’ Sus allah aşkına sus ki yatayım ve geçsin bu gece ‘.Koyunu zorla da olsa atlattı çitlerin üstünden ve saymaya devam etti.
Gece yarısı hışırtılala uyandı.Yatağın yanındaki küçük  sehpanın üstüne koyduğu poşetin sesi miydi bu .
Bu sesi tanıyorum dedi .
hışır hışır …
Ah evet tanıyordu bu sesi küçük adımların ,hızlı adımların  çıkardığı bu sesi hem de çok iyi tanıyordu …
Ahh olamaz dedi nefret ederdi farelerden. Öğrenciyken kaldığı evin tahta zeminindeki fareleri anımsadı. Ya geceyarısı gelip kulaklarımı yerlerse diye kafasında kulaklıklarıyla yattığı geceleri ,korkunç olduğunu bilmesine rağmen  üzerine yapışkanlar koyduğu mukavvaya fare yerine  yapışan yavru kedisinin ağlayan çığlıklarını ve sonunda vazgeçip o evi terkedişlerini anımsadı.
Ve aniden bir cesaretle kalkıp poşeti  alıp açık perdeden dışarıya fırlattı.
Umarım artık poşetin peşinden gidip beni rahat bırakırlar dedi ve yatağına geri döndü.
Odanın karanlığı oldukça ürkütücüydü ama yatağına girerken karşıdaki yataktaki hareketli gölgeleri seçebildi. Yine de inleyen seslerle birbirine yapışmış iki bedeni gördüğünde hemen yorganı kafasının üzerine  geçirdi, bir bu eksikti diye düşündü.Tanık olmamak için şevhete sımsıkı kapadı gözlerini,  yastığını başının üzerine yerleştirdi ve sabah uyanınca annemi aramam lazım diye düşünerek uyuyakaldı.
Sanki annesini düşünmek onu koruyan bir tılsımdı…

22 Eylül 2011 Perşembe

Üç Şehir :Berlin,Amsterdam,Paris


Berlin...‘Yüzyıllık Yanlızlık’...

Elindeki kitabı okurken her zaman yaptığı gibi bazen durup okuduklarını tekrar düşünüyor, hayal etmeye çalışıyordu o satırlardaki yaşamları.Bazı cümlelerin altını çiziyor ,sonra tekrar okuyordu.Bu çocukluktan kalma bir alışkanlığıydı.  Daha çocuken,ilkokuldayken bile kitap okumaya ve  kendi kütüphanesini kurmaya başlamıştı. Elbette bunda babasının da etkisi vardı . Yaz tatillerinde ona kitaplar alır, bu kitapların hepsini okumasını söylerdi. Hatta bir defterin olsun kitaplarının özetini de çıkar demişti babası . Hele ki bir yaz “Can Yayınları”nın beyaz bir çanta içindeki çocuk kitapları serisini almıştı babası ona; ‘Şeker Portakalı’, ‘Çocuk Kalbi’, 
‘80 Günde Devri-alem ‘Ne güzel geçmişti o yaz …

Kendisini en çok etkileyen bölümlerin altını çizer ve sayfa numaralarını not ederek yazardı defterine.  Bunu çok severdi çünki  bir süre sonra bu özetleri tekrar okur ve o kitabı okuduğu  dönemde onu etkileyen bölümleri  hatırlar ve düşünürdü ;demek ki o yaşımdayken  bu kelimeler beni derinden etkilermis derdi kendi kendine gülümseyerek .

Ve hatta  seneler sonra çok ani bir hastalıkla vefat eden çok sevdiği bir arkadaşının kendisine verdirdiği ‘Duygu Asena’nın kitabındaki altı çizili bölümleri okumuştu . Sanki başkasına ait mahrem bir şeyi okuyormuşcasına bir suçlulukla  düşünmüştü  hüzünle; canım arkadaşım demek ki seni etkileyen bu cümlelerdi diye ve bir daha o kitabı eline alamamıştı. Kalbi sıkıştı  ve hemen kafasını o anılardan aldı çok üzülüyordu o anları düşünürken …

Aradan seneler geçmiş olsa da hala o not defterlerini saklardı ve bazen hayata karsı yorgun olduğu ,geçmişini ,çocukluğunu düşündüğü zamanlar gelirdi  evine ;  açardı o defterleri ve okurdu yazdıklarını .Kimmişim ,nereden gelmişim ,ne hissedermişim diye arardı geçmişini o satırlarda.Otuz yaşlarında bazen farkederdi ki onbeş yaşında hissettiği bazı duygular hala oradalardı daha masum halleriyle. Şimdi ise daha bir yaşanmışlıkla  hüzünlenir kapatırdı o defterleri. En gizli yerlere koyardı ve belki bir gün çocuklarım da okur bu notları diyerek yeni notlar tutmaya başlardı.
Nerden de geldi aklıma bütün bunlar dedi kendi kendine ve  kitabına geri döndü .
….

“Kolombiyalı mısın?”  diye sordu  adam

 Bir süredir bahçenin ortasındaki kocaman çam ağacının altındaki bankta oturmaktaydı.Elindeki kitabını büyük bir heyecanla okuyordu; ne de güzel anlatıyordu Marquez aşkı kitabında .
Kitaptan başını kaldırıp duraksadığı anlarda karşısında kendisini inceleyen esmer adam  dikkatini çekmemiş değildi elbet .Ama hissini kitaptan ayırmak ,zihnini başka yerlere  götürmek istemiyordu.Yine de oradaki kalışını merakla izleyen o iki kara gözün varlığını hissediyordu.

“Hayır değilim” dedi

“Marquez okuyordun da  sandım ki … “

Gülümsedi usulca…
‘Burada mı yaşıyorsun?” diye sordu adam  heyecanla.
Elindeki kitabı kapatıp çantasına yerleştirdi .

Tuhaf bir şey vardı bu adamda .Yakışıklı sayılırdı .Kırk yaşlarındaydı . Kırk yaşın bir erkeğe getirdiği olgunluk ve hoşluk hali vardı üzerinde. İngilizceyi garip bir aksanla konuşuyordu. Siyah gömleğinin üst düğmelerinden biri kopmuştu.
Niye dikmemişki diye geçirdi kafasından .


“Yolculuk yapıyorum.Bir kaç gün kalıp Paris e gideceğim “

“ Parise ilk gidişin mi olacak ? Ben orda uzun süre yaşadım” dedi coşkuyla adam konuşmayı devam ettirmek için bir yol bulduğuna sevinerek.

“Evet ilk gidişim olacak .Tam olarak nereye gideceğimi bilmiyorum ama yine de gideceğim “dedi kadın .

“Bende bir sürü harita ve kitap var Parisle ilgili. İstersen sana verebilirim.Hem biraz bilgi de veririm Paris’i tanıman için.’

“Olabilir.” dedi kadın neden olmasın diye düşündü.

“Evim çok yakın , gidelim  mi? Hem birer kahvede içeriz orada. Ne dersin ?”

“Gidelim “dedi kadın

 Yardımsever bir hali vardı adamın bir taraftan  ama huzursuz ifadesi ,kısa , kesik konuşmaları kadını tedirgin etti.
Yine de onunla beraber gitti.
Bilinmez bir yere doğru giderken biraz da macera arayışımıydı bu acaba?

Belki de geçliğinin etkisiyle, düşünmeden başına gelebilecekleri hiç tanımadığı bu şehirde hiç tanımadığı bu adamı takip etti usulca…




11 Eylül 2011 Pazar

Malatya Notları 3 : Ölü çocuklar…Çocuk mezarlığı…


- Ölü çocuklar…  Çocuk mezarlığı…
 Buraya geldiğimden beri sabahları saat 6:30 da uyanıyorum.Aslında sabahları erken uyanan biriyim ama bu kadar erken değil. Bu saatler bilincimin henüz açık olmadığı ,rüya ile bilinçaltı arasinda  kaldığım saatler daha çok…Kafamda düşünceler dolanıyor.Uyanmakta zorluk çekiyorum ama uyumak ta mümkün olmuyor…Pencereden sızan güneş o kadar parlak ki,uyanmamak mümkün değil…
 Dışarı çıkıyorum dedemin evinden yani eskiden dedemin evi olan ama şimdi yeniden yapılan evinden…Geldiğimden beri pekçok köy gezdim hep aynı görüntü ;eksi yıkık  taş evler ve onların karşısına yapılmış yeni evler…  insanlar yeni evlerini eski evlerini görecek şekilde yapmışlar,  eski anılarını ,yaşantılarını  her an görerek her an düşünerek oturuyorlar o evlerin önlerinde. Hep bir hüzün var yüzlerinde, hep uzun uzun bakakalıyorlar o yıkık taşlara ; çoğu seneler önce göç etmişler  yada ettirilmişler buralardan;bazıları ekonomik bazıları politik sebeplerden  ve şimdi çoğu geri dönmüş buralara; anımsamak için  geçmişlerini, belki  kalan ömürlerini geçirmek için ve belki de ölmek için…
Dedemin şimdiki evi  farklı olsada o evdeki hislerim aynı ,o evde çocuktum ben ve şimdi hala çocuğum…Ve ben de çocukluk anılarımın peşindeyim, o anılarla yüzleşmeden bir çocuktan bir kadın olamayacağımın bilincindeyim…
Annemin çiçeklerine bakıyorum o kadar güzeller ki, benim de çicek sevdam annemden geçmiş bana belli diyorum içimden gülümseyerek annemi izliyorum o çiceklerle uğraşmasını onları tek tek sevmesini sanki çocuklarını sever gibi …
 Dedemin kayısı ağaçına bakıyorum. Tek bir tane vardı evin yanında hala duruyor orda direnerek tüm bu zamanlara ,tüm geçmişe ve anılara.Onun dallarına çıktığımızı hatırlıyorum,dedemin o ağacın üzerine yerleştirdiği arı kovanlarının  etrafındaki arıların vızıltısı geliyor kulağıma ve hatta bir yaz kardeşimin tam kaşlarının arasını bir arının soktuğunu ve gözlerinin balon gibi şiştiğini bile görüyorum orda.
 Etrafa bakıyorum  ve yürümeye başlıyorum ,bugün buradaki ilk sabahım. Evin arkasındaki diyara yürüyorum .Diyar dediğim bir ucunda kayalıklar olan ve aşağıdan geçen yolu,  bahçeleri ve çılız akan ırmağı gördüğümüz açıklık bir alan.Bir telefon direği vardı kayalıkların orda ve o telefon direğine taş atıp o telefon tellerinden çıkan garip sesi büyük bir coşkuyla dinler o tellere konan kargaları kovalamaya çalışırdık.
Nenemin bize Kürtçe anlattığı masalları güneş  batarken burda dinlemekten çok hoşlanırdık.Dinlerken o masallari bir taraftan  doğada oluşmuş şekillere uzun uzun bakar kendi masal kahramanlarımızı o şekillerde bulmaya çalışırdık. Hepsi birden karanlık çökerken yavaş yavaş belirmeye başlardı sırayla ; karşıki dağlarda o tek başına duran armut ağacında ,usul usul akan çeşmede  ya da gökyüzündeki bulutlarda…
Devler, prensler ,kurtlar tarafından kaçırılmış evin üç kızı ve hiç aklımdan çıkmayan bir efsaneyi ;kardeşini öldürdükten sonra pepuk kuşuna dönüşen ve her akşam onun ağıtını yakan çocuğu hem korkuyla hem de ölen çocuk için duyduğum derin üzüntüyle  dinlerdik…

Pepuu
Kekuu
Ke qir?
Mın qir
Ke kuşt?
Mın kuşt
Ke şuşt?
Mın şuşt
Ah! ah! Ah!

Ve nezaman ki gökyüzü kapkaranlık olurdu ,sadece ışıl ışıl yıldızlar kalırdı koşarak eve giderdik.Nenemin çok sevdiği kasetlerden onun çok sevdiği türküleri dinleyerek  ,nerdeyse her seferinde Davut Sulari"nın "Bugün Bayram Günü Derler "türküsüyle  uyuyakalırdık ertesi sabaha uyanmak için çocuk coşkumuzla...
 Dağlara bakıyorum ;her taraf dağ ve sarı otlarla dolu. Ayaklarıma batan dikenleri birtarafa itiyorum usulca.Diyara geldiğimde yani o yokuşun tepesine geldiğimde  çok uzun süre buranın rüyalarımda düşmekten korktuğum yer olduğunu hatırlıyorum aniden ama o kadar yüksek ve o kadar korkutucu görünmüyor gözüme artık nedense..Yola doğru bakıyorum dedemin bahçesini görmek için .O bahçeden geriye sadece otlar kalmış ve birkaç ağaç…Halbuki dedemle o bahçeye gidip ağaçları suladığımızı ,bostandan salatalık ,domates koparıp beraberce eve gittiğimizi anımsıyorum..
Arkamı dönüp o çok iyi tanıdığım ama artık nedense bana daha küçük görünen o toprakları yürüyerek geçiyorum.Ve yürürken birdenbire sanki  önümde yürüyen başka biri varmış gibi hissediyorum .Koşuyor ,ben de arkasından…
Küçük bir kız,evet bu benim çocuk halim .Neşe ile koşuyor ,
dur diyorum dur, bekle beni…O ise arkasına bakmadan koşuyor..
Ve ne zamanki mezarlığa yaklaşıyoruz orada duruyorum aniden  gözlerim doluyor.Önce çocuk mezarlığını görüyorum.Çocukken burda oynardık …
Bebek mezarlarına bakıp ,yazık ,ne kadar küçükler derdik,ellerimizle ölçerdik o mezarları  bazıları üç karış bazıları ise sadece iki karış olurlardı, ama kabullenmiş bir şekilde oyunlarımıza devam ederdik.Sanki o mezarlıkta oynarken o ölmüş çocukları da aramıza oyunlarıma katardık.
Ama şimdi burda olmak bana huzursuzluk veriyor. Bakmak istemiyorum o otlarla kaplanmış ,kararmış mezar taşlarına.
Kayıp duygusu geliyor yüreğime  oturuyor ,başedemiyorum o duyguyla o küçük kız gibi…
Ben mezarlara bakarken çocukluğum koşarak uzaklaşıyor benden  ,yanlız bırakıyor beni ruhumdaki tüm duygularla…



Pepuu’
“Kekuu” (baba)
“Kim yaptı?“
“Ben yaptım” 
’Kim öldürdü?’ 
’Ben öldürdüm’ 
’Kim yıkadı?’ 
’Ben yıkadım’
“Vah! Vah! Vah!”

ttp://www.hakkarim.net/cgi-bin/veriler.dll/2901/Hikaye/pepuk-kusu-efsanesi#ust




29 Ağustos 2011 Pazartesi

Büyülü Ormandan Kaçarken...


Kaçtım kaçtım olmadı.
 Hindistana kaçtım Nepale uçtum.
 Himalayaları koştum ormana gidip kuleye tırmandım.
Dolunay vardı gece çok karanlıktı …
Aslanlar aşağıda ben yukarıda
Tüm gece üstumü örttüm yine oradaydı…
Uçaga bindim bir gün gittim bir günüm daha oldu ama hala oradaydı…
Karanlıkları bekledim atlara binip ormanlara geldim,
 Ağaclar vardı çok uzunlardı.
Milyon yaşında göktelen boyunda.
 Yürüdüm yürüdüm büyülü ormanda.
 Derinlere gittikçe korkular içimde ya kaplanlar gelipte yerlerse diye…
Biter miydi acaba susarmıydı kafamdakiler diye.
Bilemedim cevabını almadan  cevabımı.
Koşarak kaçtım…
Şimdi burdayım sabahın 7sinde meditasyon odasında sadece sessizce
Kendimle bedenimle zihimle
 Rüyalarımın ektisinde
 Zihnim bulanık
 ama
Huzurluyum
Huzurusuzluk içinde…

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Malatya Notları 2 :Gavurun Torunu ...Ermeni Dedem...



-Gavurun Torunu…Ermeni Dedem…
Yolculuğa başlarken çok heyecanlıydım.Havaalanından Malatya ya gidip ,köy garajına ulaştığımda bizim köyün arabası neredeyse kalkıyordu.Hızlıca köy minibüsüne bindiğimde biliyordum ki dört gün sonra geri döndüğümde  herşey farklı olacaktı .
Gözümde gözlüğüm ,elimde kitabım ,ara ara camdan dışarı bakıp saatimi kontrol ederken arkada oturan beyaz saçlı amca sordu  bana
-Kızım kimlerdensin?
-Eeee şey , babamla buluşacağım ben ,sizin ordan değilim.
Tatmin olmadı.Ben se büyükşehir insanı güvensizliğimle önüme dönüp okumaya devam ettim.Yaklaştığımızda minibüsün şöförü tekrar sordu nereye gittiğimi.Kimlerden olduğumu.Dedemin adını söyledim.Bizim buralarda kim olduğun değil ,kimin kızı yada kimin torunu olduğun daha önemlidir.Çünki ailenin ,soyunun bir hikayesi vardır.Ve iyi ise bu hikaye güler yüzle karşılarlar seni,kötü ise bilmiyorum…
Babamla buluşup dedemlerin evine doğru yola çıkıyoruz.Köye yaklaştığımızda 18 sene önceyi anımsamaya çalışıyorum. Tam 18 sene oldu buraya gelmeyeli,acaba şimdi  nasıldır?

Eve girip yani ev dediğime bakmayın ,o eski çocukluğumun evi değil artık ve hatta o evin yerinde bile değil ama aynı köyde farklı bir ev,dedem ,nenem , babam ,annem ve babamın yengeleri beraberce oturup sohbet ediyoruz.Nenem kömbe yapmış,çayla beraber yiyorum.Öyle severim ki kömbeyi günlerce yiyebilirim…

Etrafa bakıyorum,sapsarı otlar heryerde , dağlar boyunca ,adeta bir yağlıboya tablonun içindeyim.Hissetmeye çalışıyorum ,ben burda doğdum ve şimdi burdayım tekrar.Bu nasıl bir şey ,tekrar gelmek ,upuzun bir hayatı sırt çantama koyup gelmek…Birsürü yaşanmışlıkla,bilgiyle ,hisle gelmek…Ama biliyormusunuz oraya gittiğim anda  şu anki hayatımın hisleri yoktu sanki.Sadece öncesi ve şimdisi vardı ve pekçok başka şey…

Biraz köyden bahsedeyim, burası babamın köyü ,yol geçer arasından.Yolun yukarısında 2 ev  (ki bunlar babamın ve amcasının eviydi;eviydi diyorum çünki artık sadece taşlar var bu evlerin yerinde…)
Annem ve babamla gidiyoruz eski evlerinin yani taşların yanına ,oturuyoruz.Babam hüzünlü,ben hüzünlü .Kendi çocukluğumu ararken babamın çocukluğu çıkıyor karşıma.Ben hem kendi hem de babamın hüznünü taşıyorum,yaşıyorum.

Anlat diyorum babama ,nasıl yaşardınız burda ?
Ermeni dedesini ,ismini taşıdığı ve ilk doğan oğluna da ismini verdiği dedesini anlatıyor bana.Vakti zamanında dağlarda tek başına dolaşırken korku ve endişe içinde bulmuş olduklarından  bahsediyor dedemi.Sanırım 5 yaşlarındaymış.Yolda tek başına bulmuşlar ,ne Kürtçe ne  de Türkçe biliyormuş.Almışlar evlerine getirmişler,evlat edinmişler.Bir ritüelden bahsediyor babam vaftiz edilmeye benzer,evin erkeği  uzun beyaz bir elbise giymiş ve artık bu çocuk benim ,onu koruyup kollayacağız ve mirasımdan da faydalanacak demişler.Büyüdüğünde ise evin genç kızı ile evlendirmişler.Gulum nene ile : sonra dedem ,sonra babam ve sonra da ben olmuşum .Aile böylece  büyümüş…

-Peki diyorum ;Kimmiş? Ailesi yok muymuş?

Susuyor babam ;gözleri doluyor,benim de …Hissediyorum  Ermeni dedemin yanlızlığını , belki de hala taşıyorum o yanlızlıktan bir parcayı…Onun o ait olma çabasını..

Genç bir delikanlı olduğunda  Halep’e çalışmaya gitmiş bir vakit .Orada yaşlı  ve gözleri görmeyen bir adama sormuşlar sen tanırmısın bu çocuğu diye ,Kimlerdendir?Kafasını ellerinin arasına almış dedemin  ve demişki evet bu çocuk şunlardandır:Küçükken ağaçtan düştüğü için kafasının arkasında derin bir  yarık vardır.Bir  de kardeşi vardır ama kayıp :ailesi yollara sürüldüğü için yada öldürüldüğü için iki kardeş yolllarda kaçarken kaybolmuşlardır.Teyzesi burda yaşar ailesinin geri kalanı Amerikada yaşar…
Ermeni dedemi o akşam teyzesinin evine götürmuşler.Orada kalsın diye kıyafetlerini  çıkartıp suya koymuşlar ,gitmesin geriye diye…Ama dedem artık Malatya da yaşadığı ,yeni bir ailesi , hatta çocukları ve yeni bir kaderi olduğu için kalmak istememiş orda.Islak giysilerinı giymiş ve gece yarısı kaçakçıların yardımı ile dönmüş Malatya”ya ,köyüne…

Ve işte orda dedemin evinden geri kalanların yanı başında sessizce oturup,anne ve babamla onu anıyoruz.Yusuf dedem çok iyi bir adammış diyor babam. Elinden her iş gelirmiş ,zanaatkarmış.Sessiz ve dingin bir adammış.Kendini sevdirmek ,kabul ettirmek istermiş. Ama nedense o küçüçük  köyde bile  insanların bazılarının  sevseler de arkasından Gavur dediklerini duyarmış…

Babam 11 yaşında Elbistan’a okuma gittiğinde kaldığı evden bahsediyor ardından.Bir arkadaşıyla beraber kalır , kendi babasının haftada bir getirdiği yiyecekleri yerlermiş.Dedem ziyareterine geldiğinde çarşıya inerlermiş.Dedem birkaç metre önden yürürmüş,ayrı gayrı.İstemezmiş kendi oğlu olduğunu bilmelerini.Kötü baksınlar kötü davransınlar istemezlermiş yokluğunda .

Zira Gavurun Torunu derlermiş arkasından …


7 Ağustos 2011 Pazar

Malatya Notları 1 :Çocukluğuma Yolculuk



Ben ise sessiz

Merhaba Teyze diyorum .Teyze 80 yaşlarında .
 Yaşasaydı benim nenemle yaşıt olacaktı.
Siyah giysileri üzerinde ,siyah bir eşarp ama eşarbı farkı bağlamış .Bir eşarp saçının bir kısmını örtüyor ötekisi ise başını etrafında.Öyle güzel bağlamış ki…

-Nasılsın teyze ?  diyorum , bana bakıyor gülümseyerek.
-Xuska min ez zimane te pir nizanim"  diyor.
-Teyzecim sen Kürtçe  konuş ben seni anlarım diyorum.
-Nasılsın kızım ,iyi misin ?  diyor bana.
-İyiyim Teyze ,sen nasılsın?  diyorum.
-Nasılsın kızım , iyi misin  ?  diyor tekrar…
Gözerim doluyor ,anlıyorum ki teyze başka Türkçe bilmiyor .Ama bakıyor bana  gözlerime ve o yaşlı elleri ile ellerimi tutuyor onu daha iyi anlayayım diye .Ağzımdan çıkan kelimeleri  anlamasa da ,gözlerimden çıkanları anlıyor ,gülümsüyor bana .

-Nasılsın kızım ,iyi misin ?  diyor tekrar

Ben ise sessiz…














*Kızım ben senin konuştuğun dili pek bilmiyorum




4 Temmuz 2011 Pazartesi

Türkçe konuşup Kürtçe ağlarız biz




Çok şanslıyım. Kendimi ifade edecek iki dilim var benim. Ne zaman öğrendim bu iki dili beraber hatırlamıyorum bile... Zaten hep biliyordum sanırım...

Çocukluğum 7 yaşına kadar; yani İstanbul’a gelip kolejlerde okuyana kadar Maraş;
Elbistan, Malatya; Akçadağ ve biraz da Hakkari; Yüksekova’da geçti.
Hakkari'ye solcu olduğu için siyasi sürgün olarak gönderilmeden önce öğretmenlik yapan babam ve annemle beraber toplam 6 kişilik ailemle doğduğum şehir yer olan Elbistan’daydım. 
Okulun yanındaki küçük evimizde karşıdaki ovaya bakarak mutluluk içinde, kocaman bir köyde, kocaman bir ailede yaşadım.
Birbirine çok yakın yaşlardaki dört çocuk ve ailenin birkaç genç delikanlısı ve genç öğretmenlerle beraber oldukça korunaklı ve mutlu bir çocuktum.
Tüm köy adeta bir aileydi. Öyle ki komşu kadınlar birbirinin çocuklarına bakar ve hatta köyün delisi bile küçük çocukları korur ve kollardı.
Evimizde yemek istemediğimiz yemekleri bırakıp, durumu hiç de iyi olmayan öteki evlerde hazırlanan açık ekmek ve içindeki birazcık peyniri zevkle yer, çocuk olarak bize tanınan özgürlüğumüzün tadını çıkartırdık.

Ben ne kadar da köyün en çok ağlayan, sevimsiz - ki bu yüzden tüm köyün”'aman aman düşman başına” diye hatırladığı - hani sokakta görünce çocuk yapmaktan hemen vazgeçtiğimiz türden bir ağlak olsam da yine de mutlu bir çocuktum. 
Eğer ki uydurmuyorsam evimizin kapısından karşıdaki dağa bakıp, benden sonra doğan ama yaşamını erkenden kaybetmiş bir kızkardeşim olduğunu anımsıyorum. Daha bebekkken aramızdan ayrılıp karşı dağdaki çocuk mezarliğinda yatan, sanki biz ordan ayrılana kadar yine de bizimle, ailesiyle içiçe yaşayan kızkadeşimi...

Askerleri anımsıyorum ...o kadar çok baskın ve arama yaparlardı ki evimize, öğretmen olan babamın okul kitapları bile sakıncalıydı sanki ve bir keresinde bebek olan erkek kardeşimin beşiğinin aldına gizlenerek aramadan kurtulmuş kitaplar da bizim gibi var olma mücadelesindelerdi, yaşamlarını sürdürmek için inatla evimizdelerdi...
Sanırım o zamanlar Türkçe öğrenmek bizim için son derece doğaldı ne de olsa babamız bir okul müdürüydü ve en iyi Türkçe'yi konuşanlar bizlerdik.

İki dil arasındaki ayrımı ve Kürtçe'nin ne kadar sevilmeyen bir dil olduğunu ancak büyüdüğümde anlamaya başladım.
Belki de biz çocuklara öğretilmemesinin sebebi buydu. Anne babalar olarak çocuklarını koruma içgüdüsü ile koskoca bir kültürden, zengin bir dilden mahrum kalmıştık ki bu dil bizim kendi ana dilimizdi...

Yine de resmi olarak öğrenemediğimiz bu dil gayri resmi olarak, nenemin bize anlattığı masallarla, evde söylenen türkülerle bize aktarılmaya devam ediyordu sesizce ve usulca...
Ailenin erkeleri yani sadece bizim değil, pek çok Kürt ailenin erkekleri kadınlara oranla Türkçe bilmenin önemini daha çabuk kavramıştır. Çünkü erkekler resmi kurumlarda, dışarıyla olan ilişkilerde olmak durumundaydılar daha çok.
Yine de o bastırılmış dil inatla yaşamlarımızda yer almaya devam etti.

Duygumuz Kürtçeydi ama düşüncemiz Türkçe.
Türkçe konuşup Kürtçe ağlardık. Kürtçe şarkılar dineyip, Kürtçe hüzünlenirdik..
Türkçe resmi dilimiz, Kürtçe anadilimizdi ...
Hüznümüz Kürtçe, masallarımız Kürtçeydi.
Ne kadar uzak olsak ta kendi kültürümüzden, hislerimiz ortaktı. Nesilller boyunca aktarılan, kadınların ayakta tuttuğu bir inattı Kürtçe...

Hatırlarım güzel bir hikayeyi, neşeli bir fıkrayı anlatırken annem, “Bunu Türkçe anlatınca komik olmuyor” diyip Kürtçe anlatırdı. “Anladınız değil mi?” diye de sorardı mutlaka.
Bize Türkçe kızar ama Kürtçe gülerdi.

Büyüdükçe bu iki dilin beraber kullanımının bir yoksunluk değil, aksine mütiş bir zenginlik olduğunu anladım.
Tanımadığım bir müziği dinlerken hissettiğim hüzündü Kürtçe. Acıların diliydi...
Ne kadar bastırılsa da kendine bir yaşam kurmaya, bir çıkış aramaya devam ediyordu. Edecek de...